
Türkiye turizm sektörü, artan maliyetler, enflasyon ve kur politikaları nedeniyle otel fiyatlarında ciddi bir yükselişle karşı karşıya. Pandemi sonrası oluşan yapay talep düşerken, lüks segmentteki doluluk oranları %20-30 azaldı. Yüksek fiyatlar, turistleri Yunanistan gibi alternatiflere yönlendiriyor. Sektörün sürdürülebilirliği için makroekonomik istikrarın sağlanması, enflasyonla mücadele ve otellerin daha gerçekçi bir fiyat konumlandırması yapması gerekiyor. Bu süreç, tüm sektör paydaşlarının ortak sorumluluğunu gerektiriyor.
Türkiye’de turizm sektörü, özellikle otel fiyatlarındaki artışlar ve değişen turist tercihleriyle hareketli bir dönemden geçiyor. Yerli ve yabancı turistlerin tatil rotalarını yeniden şekillendirdiği bu süreçte, otel yatırımlarının geleceği ve piyasadaki potansiyel fırsatlar merak konusu. Bu yazıda, Türkiye’deki otel fiyatlarının neden yükseldiğini, bu artışın arkasındaki dinamikleri ve sektörün geleceğine yönelik beklentileri inceliyoruz.
Türkiye’nin turizmdeki büyüme hikayesi, pahalı bir destinasyon olmasından ziyade, bütçe dostu bir tatil seçeneği olarak konumlanmasıyla başlamıştır. Özellikle son 20-25 yıllık süreçte, büyük tur operatörlerinin getirdiği çok sayıda turiste dayalı hacim turizmi sayesinde sektör ciddi bir ivme kazanmış ve bu talebe yönelik yeni tesisler inşa edilmiştir.
Son yıllarda ise özellikle İstanbul ve Bodrum gibi bölgelerde lüks tesislerin sayısında önemli bir artış gözlemlenmektedir. Dünyanın en bilinen lüks otel markalarının bu şehirlere gelmesi, Türkiye’nin turizmdeki segmentasyonunu değiştirmiştir.
Pandemi döneminde, Türkiye tatil yapılabilir az sayıdaki destinasyondan biri olarak öne çıktı. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın hızlı aksiyonları ve otellerin aldığı önlemler sayesinde, yurt dışından, hatta Amerika’dan dahi Bodrum’a yönelik bir talep oluştu. Bu dönemde bazı oteller, kendi marka grupları içinde dünyadaki en yüksek fiyat seviyelerine ulaşarak dikkat çekti. Pandeminin ardından başlayan Rusya-Ukrayna savaşı da bölgeye yönelik talebi bir süre daha yüksek tuttu.
Bu yıl turizmde, özellikle üst segment otellerin doluluk oranlarında düşüşler yaşanıyor. Sosyal medyada otellere yönelik olumsuz yorumlar görülse de, fiyat artışlarının tek sorumlusu oteller veya restoranlar değildir. Turizm, misafirden tur operatörüne, gıda tedarikçisinden personele kadar uzanan bir paydaşlar zinciridir.
Son üç yıldır yaşanan yüksek enflasyon, turizm sektöründeki tüm maliyetleri ciddi şekilde artırmıştır. Bu artışlar, açıklanan resmi rakamların dahi üzerinde seyretmektedir. Personel maaşları, enerji giderleri, gıda ve lojistik gibi temel maliyet kalemlerindeki yükselişler, otellerin kâr marjlarını eritmiştir. Tesisler, bu kayıpları telafi etmek ve operasyonlarını sürdürebilmek için fiyatlarını artırmak durumunda kalmıştır.
Elbette bu durumu kısa vadeli bir fırsatçılığa çeviren işletmeler de mevcuttur. Ancak sektörün tamamını bu şekilde değerlendirmek doğru bir yaklaşım değildir. Bu süreçten oteller, belediyeler ve devlet kurumları dahil olmak üzere tüm paydaşlar sorumludur.
Maliyetler artarken, döviz kurunun olması gereken denge noktasının altında kalması, Türkiye’yi yabancı para birimi bazında pahalı bir destinasyon haline getirmiştir. Geçmişte bütçe dostu bir seçenek olan Türkiye, özellikle lüks segmentte, Akdeniz’deki İbiza gibi pahalı destinasyonlarla fiyat açısından rekabet eder duruma gelmiştir. Bu durum, üst segment müşteri kitlesinin tercihlerini yeniden bu bölgelere yöneltmesine neden olmuştur.
Sonuç olarak, lüks segmentteki otellerde doluluk oranları %20-30 puan civarında düşüş göstermiştir. Temmuz ayında %90 doluluk bekleyen tesisler %60’larda kalmıştır. Kâr marjları zaten erimiş olduğu için fiyat indirimine gidemeyen oteller, zarara dönme riskiyle karşı karşıyadır.
Otel yatırımının en büyük maliyet kalemlerinden birini arsa ve bina değeri oluşturmaktadır. Özellikle Muğla gibi popüler bölgelerde pandemi döneminde konut fiyatlarının aşırı artması, genel gayrimenkul değerlerini de yükseltmiştir. Bir otelin değeri ile bölgedeki bir villanın değeri arasında büyük bir fark kalmamıştır.
Bununla birlikte, Ege ve Akdeniz kıyılarında sezonun nisan sonundan ekim sonuna kadar yaklaşık altı aylık bir süreyle sınırlı olması, otellerin gelir modelini zorlamaktadır. Oteller, gelirlerinin %60 ila %70 gibi büyük bir kısmını temmuz ve ağustos aylarında elde etmektedir. Bu iki ayda yaşanacak bir doluluk kaybı, tüm yılın kârlılığını ortadan kaldırabilmektedir.
Türkiye’deki yüksek fiyatlar, hem yerli hem de yabancı turistlerin alternatif destinasyonlara yönelmesine neden olmaktadır. Dört kişilik bir ailenin lüks bir oteldeki tatil maliyetinin 4.000-5.000 Euro seviyelerini bulması, Avrupa’da yaşayan gurbetçileri dahi farklı ülkeleri tercih etmeye itmektedir. Vize alabilen yerli turistler ise Yunanistan gibi daha uygun fiyatlı seçeneklere yönelmektedir.
Restoran fiyatları da bu eğilimde etkili olmaktadır. Türkiye’deki bazı popüler tatil beldelerindeki restoran hesapları, Fransa veya İspanya’nın lüks kıyılarındaki fiyatları aşabilmektedir. Her şey dahil konseptli ve daha bütçe dostu oteller, misafirin bütçesini güvence altına aldığı için doluluklarını korumayı başarmaktadır.
Mevcut durumun kısa vadeli bir düzeltme sürecinin parçası olduğu düşünülmektedir. Ancak Türkiye’deki turizm tesislerinin ve bölgelerinin sürdürülebilir bir başarı için yeni bir pozisyonlama çalışması yapması gerekmektedir. Özellikle son birkaç yılda lüks segmentte yaşanan aşırı fiyat artışlarının kalıcı olmayacağı öngörülmektedir.
Otellerin, hak ettikleri pazar payının ve fiyat noktasının üzerine çıkma çabası uzun vadede sürdürülebilir değildir. Bir tesis, gecelik 1.000 Euro olan fiyatını 2.500 Euro’ya çıkardığında ilk yıl talep görebilir, ancak ikinci yıl boş kalma riskiyle karşılaşır. Bu nedenle, tüm otellerin kendilerini daha gerçekçi bir denge noktasına çekmesi ve yeni bir konumlandırma stratejisi belirlemesi kritik önem taşımaktadır.
Sürdürülebilir bir turizm geliri için makroekonomik istikrarın sağlanması, enflasyonla mücadelenin başarıya ulaşması ve tüm paydaşların sorumluluk alarak ortak bir strateji geliştirmesi gerekmektedir. Çünkü bacasız sanayi olarak adlandırılan turizm, sadece otelleri değil, onlarla iş yapan çiftçiden personele kadar geniş bir ekosistemi doğrudan etkilemektedir.



